8 Şubat 2012 Çarşamba

BELED, AKABE, ASR (yerin,yurdun ve zamanın)

 

        Mushaftaki dizininde 90.sure olan Beled suresinin muhtevası ve üslubu, ilk Mekki dönemin ortalarına doğru nazil olduğunu gösteriyor. Sure, bir beldede yaşıyor olmanın anlam ve önemini vurguladıktan sonra bir aileye sahip ve ona aidiyat duygusu içindeki insanın, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmasının gösteriş amaçlı değil, bireyin özgürlüğünü sağlamaya yönelik olması gerektiğini, bunun da kendisini ve evreni yaratan yüce yaratıcıyı memnun eden en önemli ve anlamlı davranış olduğunu anlatıyor. Aynı şekilde, insanın nankörlüğünün ve gösteriş yaparak bir şeyler veriyor olmasının ona bir kazandırmayacağı da vurgulanıyor.

Rahman ve Rahim Allah adı ile… 1-Hayır ! Bu belde tanıktır ki; 2-Sen bu beldede yaşaya gelmektesin. 3-Ana-baba ve işte evlat. 4-Gerçekten de biz insanı zorlukları aşacak bir yürekte yarattık. 5-Bir Olan’ın “kendisine güç yetiremeyeceğini” mi hesap ediyor? 6-“Çok mal harcadım” (mı) diyor) 7-Bir Olan’ın onu görmediğini mi hesap ediyor? 8-Biz ona iki göz vermedik mi? 9-Bir dil ve iki dudak. 10-Ona apaçık iki yol gösterdik. 11-Fakat o akabeyi / sarp yokuşu geçemedi. 12-Ve sen idrak ettin mi, akabe nedir? 13-Köleliği parçalamaktır. 14-Açlık gününde doyuncaya kadar yedirmektir. 15-Yakın olan bir yetimi. 16-Y a da hareket edemeyen bir yoksulu. 17-Sonra; inananlardan olmak ve birbirlerine sabır ile merhamet tavsiye etmek. 18-Meymenet ashabı / İşte onlar dosdoğru yol arkadaşlarıdırlar. 19-Ve bizim ayetlerimizi tanımayıp,gerçeği örtenler; işte onlar, meşemet ashabıdırlar / doğru olmayan yol arkadaşlarıdırlar. 20-Onlara, üzerlerine kilitlenecek bir ateş vardır.

           I.BÖLÜM BELDE 1-Hayır ! Bu belde tanıktır ki / Bu beldede bir bölünme yok. 2-Ve sen bu beldede yaşamaktasın. 3-Ve ana-baba ve işte evlat.”

          Belde kavramı ile anlatılan, insanların topluluk halinde yaşadıkları yerleşim alanıdır. Sûre adını birinci ayette geçen bu belde kavramından almaktadır. Allah Teâlâ beldeye ve bu beldede yaşayan insanlara dikkat çekiyor. Belde ile o beldede yaşayan insanlar arasındaki ilişkiler çok önemlidir. Beled sûresi Resulüllah’a inen ilk sûrelerdendir. Mekke’de Hz.Muhammed(s)elçilik görevini yerine getirirken çeşitli zorluklarla karşılaşıyordu. Bunlardan birisi de inanmayan müşriklerin Peygamber(s)’e söyledikleri; “Sen insanların arasını açtın. Ana-baba ile çocuklarını birbirlerine karşı hale getirdin. İnsanları böldün, parçaladın, v.s.” gibi sözlerdi. Bu sözler iddialı ve ciddi bir suçlama idi. Hayır! Kasem olsun bu beldeye. Ve sen bu beldede yaşamaktasın.Ve ana-baba ve işte çocuk.” Burada geçen ya da muhatap olarak alınan ‘sen’ den kasıt, özelde Allah’ın Resulü Hz.Muhammed(s)’dir. Ancak, genelde bu muhatap kişi, ayrı ayrı her zaman ve mekânda yaşayan Müslüman kişidir diyebiliriz. Çünkü Kur’an’ mesajının evrensel olması bunu gerektirir.

        Belde olarak Mekke’nin yeri ve önemi çok büyüktür. Çünkü, Elçi(s) oradan seçilmiş ve vahiy orada inmeye başlamıştır. Elbette bu nedenle, ilk tebliğ çalışmaları orada yapılmıştır. Ve orada sûrenin devamında göreceğimiz meymenet ashabı örneği çıkmıştır. Ancak şimdi, her Müslüman için kendi yaşadığı beldesi önemlidir. Müslümanlar kendi yaşadıkları beldeleri güvenilir yer yapmak için çaba göstermelidirler. Eğer beldeler emin kılınırsa TÎN SÛRESİ’nin hikmeti tecelli eder ve o güvenilir beldede yaşayan insanlar ahseni takvim (iyi bir kıvamda) içinde olurlar. Belde emin olmazsa, orada yaşayan insanların ahseni takvim üzere olmaları mümkün değildir. Aksine emin olmayan beldelerde yaşayan insanların tamamının esfeli safilin olmaları kuvvetle muhtemeldir. “Baba ve işte Çocuk” !...İnanç ve düşüncenin,anlayış ve görüşün babadan oğula, yani;yetişkin nesilden yetişmekte olan nesle geçtiği bilinen bir gerçektir. Çok az insan kendilerine aktarılan kültürel değerleri sorgulayıp, bir ayıklama yapar. Müşriklerin Hz. Muhammed(s)’in aleyhine söyledikleri sözlere karşı Beled Sûresinin başında bir açıklama yapıldığını görüyoruz.

        Şimdi “uksimu” kelimesinin kök anlamından hareket ederek konuya değişik bir açıdan yaklaşalım. “uksimu” ‘ka-se-me’ den türetilmiş ve bir oluş bildiren kelimedir. ‘kaseme’ bir şeyi kısım ve parçalara ayırmak demektir. Kelimenin başına gelen “Lâ” sözü de fiili olumsuz yapar. Ayrıca ‘lâ’ sözü, hayır! , yok ! anlamlarında kullanılır. Bu durumda ilk ayeti şöyle de Türkçe’ye çevirebiliriz: “Bu beldede bölünme yok.”, “Bu beldede bölünüp, parçalanma olmadı.Bu beldeyi ben bölüp, parçalamadım.” gibi… Bu ayeti bu şekilde anlamlandırma üzerinde fazla ısrar etmiyoruz. Ancak konumuz bağlamında bu düşünceyi bizde uyandırdığı için ortaya koymakta da bir sakınca görmüyorum. En doğrusunu Allah(c.c.)bilir. Ailelerin parçalanmasını, akrabaların birbirine düşman olmasını, beldelerde bölünüp parçalanmaların meydana gelmesini kimse istemez. Öyle ise bu hassas bir konudur. Halk bu yönde tahrik edilebilir,böylece yayılmakta olan İslâm dini başarısızlığa uğratılabilir.

         Evet bu anlayış her dönemdeki müşriklerin ele alıp kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları bir araçtır. İnsanlık tarihinde Vahiy doğrultusunda yapılan çalışmalara katılan Müslümanlar hep bu olayları yaşadılar. Öyle ki: Karı-koca, baba-oğul, kardeş-kardeş, akraba-akraba birbirinden ayrıldılar, hatta birbirleri ile savaştılar. Yani, aslında müşrikler için malzeme hazır, yapılacak iş malzemeyi işlemektir. Müşrikler de her alanda bu malzemeyi işlemişler ve işliyorlar. Bütün bunlardan sonra; “Bu beldede bölünüp, parçalanma yok. Ve sen bu beldede oturmaktasın. Baba ve işte çocuk.” ayetleri Müslüman’ a yeni bir cesaret, yeni bir aşk ve yeni bir cehd azmi kazandırıyor. Çünkü Müslüman bu ayetlerden rahatlıkla ve kolaylıkla şunları anlayabiliyor: Düşmanların bölünüp parçalanma dedikleri, aslında HAK ve BATILIN birbirinden ayrılmasıdır. İman ile küfrün yerlerini almasıdır. İnananlarla inanmayanların ortaya çıkıp belli olmasıdır. İyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, zalim ile mazlumun, müstazaf ile müstekbirin birbirinden ayrılmasıdır. Hz. Nuh ile oğlunun, Hz.Lût ile karısının, İman eden sihirbazlarla Firavunun birbirinden ayrılmaları gibi.

             II.BÖLÜM YÜREKLİ İNSAN 4- Gerçekten de biz insanı zorlukları aşacak bir yürekte yarattık. İnsan, dünya hayatında yüklendiği sorumluluklarının getireceği zorlukları ve ahiret hayatını kazanmaya yönelik faaliyetlerinde karşılaşacağı sıkıntıları aşabilecek yetenek ve güçte yaratılmıştır. İnsanı ve hayat yolundaki zorlukları yaratan Yüce Allah’tır. Bu bağlamda İNŞİRAH Sûresi’nin 4. ve 5. ayetleri hatırlanmalıdır. “ Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” 94/4,5

            İnsan oyun ve eğlence için yaratılmamıştır. Bu nedenle yaşamı boyunca çeşitli sıkıntı ve sorun ile karşılaşacaktır. Bu noktada önemli olan dürüst bir hayat sürmek ve sonsuz olan ahret hayatı için hazırlanmaktır. Yürek ve ciğer, insanda bulunan birer organ adı olarak kullanıldığı gibi insanın bilinç ve cesaretini anlatan kavramlar olarak da kullanılmaktadır. “Yürekli insan” bilinçli, cesur, atak, haklarını koruyan, dayanıklı…vs gibi özellikleri taşıyan insanlar için kullanılır. “Mangal yürekli insan”, “Ciğeri kuvvetli insan” sözleri de bu anlamada kullanılır. “Yüreksiz”, “ciğersiz” gibi kavramlar da korkak, pısırık, tembel, güçsüz, bilgisiz... vs anlamlarda kullanılır. Ayette insan genel anlamda anılmıştır. İnanan ya da inanmayan ayrımı yapılmamıştır. Ancak inanmak ve inancın gereğini yerine getirmek de bir çaba ister. Bu çabadan yukarıda ahret hayatını kazanmak ve ahret için hazırlanmak şeklinde söz edilmiştir. Bütün bunlar öyle kolayca yapılacak faaliyetler değildir. Bir çok zorlukları vardır. İşte insan bu yöndeki zorluk ve sıkıntıları da göğüsleyebilecek özellikte yaratılmıştır. Evet, “Elbette insan zorluklar içinde ve bu zorlukları aşabilecek yürekte yaratılmıştır.” İnanan insan; yüreğine güvenip, bilgi, bilinç ve cesareti ile inancının gereğini yerine getirmeye çalışmalıdır.

         III.BÖLÜM SABIR VE MERHAMET 5- Bir Olan’ın kendisine güç yetiremeyeceğini mi hesap ediyor? 6- Çok mal harcadım diyor. 7- Bir Olan’ın onu görmediğini mi hesap ediyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki dudak. 10- Ona apaçık iki yol gösterdik. 11- Fakat o akabeyi / sarp yokuşu geçemedi. 12- Ve sen idrak ettin mi Akabe nedir? 13- Köleliği parçalamaktır. 14- Açlık gününde doyuncaya kadar yedirmektir. 15- Yakın olan bir yetimi. 16- Ya da hareket edemeyen bir yoksulu. 17- Sonra; inananlardan olmak ve birbirlerine sabır ile merhamet tavsiye etmek. 18- Meymenet ashabı / işte onlar dosdoğru yol arkadaşlarıdırlar. 19-Ve bizim ayetlerimizi tanımayıp, gerçeği örtenler,işte onlar meşemet ashabıdırlar / doğru olmayan yol arkadaşlarıdırlar. 20- Onlara kilitlenecek bir ateş vardır.

             Sûrenin bu bölümünde Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde olduğu gibi iki insan tipinin özelliklerini görüyoruz. İnsanlar bir çok bakımdan birbirlerine benzemezler. Bu her insanın kendisi olması bakımından doğal bir şeydir. Bir de birçok bakımlardan birbirlerine benzeyip,bir kategori oluşturan insanlar vardır. Bu bağlamda insanlar iki kısma ayrılırlar: İnananlar ve inanmayanlar. İnananlar, en genel anlamı ile; Allah’a ve resulüne iman edip, din olarak İslâm dinini benimseyip gereğince yaşayanlardır. İnanmayanlar ise, bu değerleri inkâr edip, kabul etmeyenlerdir. Beled sûresinin bu bölümdeki ayetlerden aşağıda meâlleri verilenler olumsuz insanın özelliklerini ortaya koyuyor. 5-8. ayetler: “Bir Olan(Allah)ın kendisine güç yetiremeyeceğini mi hesap ediyor? Çok mal harcadım diyor. Bir Olan(Allah)ın onu görmediğini mi hesap ediyor?” Bu iddialarda bulunan ve sorumluluktan kaçmaya çalışan insan için Allah Tealâ şu açıklamayı yapıyor ve o tip insanların hesaplarının boşa çıkacağını açıkça bildiriyor. 9-11. ayetler: “ Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki dudak. Ona apaçık iki yol gösterdik. Fakat o akabeyi / sarp yokuşu geçmedi.” Rahman ve Rahim olan Allah sorumluluktan kaçınan insanın uydurduğu gerekçelerin hiçbir işe yaramayacağını bildiriyor.Çünkü insana hak ve batıl iki yol açıkça gösterilmiştir ve batıldan kaçınıp hakka uymak için gerekli donanım da insana verilmiştir. Ona düşen akabeyi/sarp yokuşu geçmektir. Yani, inanıp sorumluluklarını yerine getirmektir.

            Azîm ve Alîm olan Allah, Resulüne ve O’nun şahsında Kitabında Kitabını okuyan herkese soruyor ve gene kendisi açıklıyor: 12-17.ayetler; “Ve sen idrak ettin mi Akabe nedir? Köleliği parçalamaktır. Açlık gününde doyuncaya kadar yedirmektir.Yakın olan bir yetimi. Ya da hareket edemeyen bir yoksulu. Sonra; inananlardan olmak ve birbirlerine sabır ile merhamet tavsiye etmek.”

           Akabeyi aşmanın şartları olarak verilen bu davranışları yerine getirenleri Allah Teâlâ dosdoğru yolun yolcuları olarak tanımlıyor. İşte 18. ayet: “Meymenet ashabı / işte onlar dosdoğru yol arkadaşlarıdırlar – dosdoğru yol arkadaşları işte onlardır.” Burada şunu söyleyebiliriz:Meymenet ashabı/dosdoğru yol arkadaşları akabeyi geçebilen insanlardır. Günümüzde Dosdoğru Yol arkadaşlığının oluşturulabilmesi için Dosdoğru Yol arkadaşlarının özelliklerini bir daha görmekte yarar var. 13- Köleliği parçalamak: Herkes kölesini azat edecek, başkalarının elindeki kölelerin azat edilmesine çalışacak ve sonunda kölelik sistemi parçalanacaktır. Çağımızda modern kölelik hüküm sürmektedir; asgari ücret uygulaması, boğaz tokluğuna çalışmak, eşlerden birisinin çalışmasına izin vermemek, küçük yaştaki çocukların, yaşlı insanların ve kadınların ağır işlerde çalıştırılması, insanların meslekleri dışında verimsiz olarak çalıştırılıp açlık seviyesinde ücret verilmesi, yetişkin çocuklara ayrı ev ve iş kurmalarına izin verilmemesi gibi… İş dünyasında köleliğin parçalanması, iş gördürenlerin iş görenlere günün şartlarına uygun ücret vermeleri ve insan temel hak ve özgürlüklerini yaşayabilmeleri için uygun ortamı hazırlamalarıdır. Köleliğin parçalanması,bütün insanların mülk edinme,seçme ve seçilme ile sözleşme yapma haklarının sağlanmasıdır.

         Köleliğin parçalanması konusunun özü kavranırsa, insanın kişisel ve toplumsal hayatındaki önemi daha iyi anlaşılır ve her alandaki yansımaları açıkça görülebilir. 14,15,16- Açlık gününde doyuncaya kadar yedirmek,yakın olan bir yetimi, ya da hareket edemeyen bir yoksulu: Deprem, yangın sel, değişik toplu kazalar, savaş, işgal, hastalık, işsizlik, yetimlik, yolda kalmışlık gibi durumlarla karşı karşıya kalan insanların doyurulması. Buradaki doyurmaktan bir öğün yemek anlaşılabileceği gibi, esas olan kendi kendine doyabilinceye kadar doyurmaktır. Doymaktan da sadece karın tokluğu anlaşılmamalı, bununla birlikte yemek, barınmak, giyinmek gibi temel ihtiyaçların karşılanması da anlaşılmalıdır. 17- Sonra; inananlardan olmak ve birbirlerine sabır ile merhamet tavsiye etmek. İşte insan hayatı,bu ayetteki eylemin yerine getirilmesi ile anlam kazanıyor. Aynen şöyle,Arapça kalıbını değiştirmeden Kur’an’daki cümle yapısını Türkçe’ye aktarırsak, “Sonra olmak, inananlardan ve birbirlerine tavsiyeleşenler sabır ile merhameti.” “Olmak” evet, işte bütün mesele burada!.. Burada üç tane temel kavram var: İMAN, SABIR, MERHAMET.

           İnanmak/iman sahibi olmak:En başta Allah’a inanarak,Müslüman olmaktır. Sonra; güvenilir bir insan olmak,akabeyi geçme şartlarını taşıyan insan olmak,sabırlı ve merhametli olmak ile bunları karşılıklı tavsiyeleşmek.Yani,sabır ve merhameti kişisel ve toplumsal hayatta kurumsallaştırmak.

          Bu noktada, sabrın karşılıklı tavsiyeleşilmesi konusunu bir de ASR Sûresinde görelim: Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile “Geçmekte olan zaman dikkat et !.. Muhakkak ki, insan bir kayıp/hüsran içindedir. Ancak; iman edip, Salih amel işleyenler / yararlı, iyi ve güzel işler yapanlar ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” 103 / 1-3 Burada iman eden insanların birbirlerine hakkı ve sabrı öğütlemesinin bir‘salih amel’ yararlı, iyi ve güzel iş olduğu açıkça görülmektedir. Sabır: Dayanmak, sızlanmamak; kendini tutmak; buğdayı küme halinde yığmak; sebat etmek,sadakat; değişmezlik;acıya,sıkıntıya ve üzüntüye katlanmak; zorluk, güçlük, ve musibetlere dayanmak; haksızlıklar karşısında nefsi tepkilerden alıkoymak, elde edilemeyen şeyler için kendini zaptetmek; tahammül; olabilecek şeyleri telaşa kapılmadan beklemek; devam etmek; sebat göstermek, hak üzerinde direnmek; nefsine hakim olmak. Bir Müslüman’ nın hayatında sabrın öneminin ne kadar büyük olduğu, söz konusu kavramın burada verilen anlamları yeterince düşünüldüğünde daha iyi anlaşılır. Merhamet: Başkalarının durumu karşısında duyulan şefkat hissi,acıma; gönül yufkalığı;şefkatli,iyi kalpli olmak; başkalarını sevmek,sevgi beslemek; içten gönülden davranmak; iyi niyetli olduğunu kabul etmek,kızmamak; sevecenlik, iyiliğinde sürekli olmak. Kavramlar incelendiğinde sadece inanmış olmanın yetmediği açıkça görülür. Akabeyi geçebilmek için aynı zamanda sabırlı ve merhametli de olmak gerekiyor. Yani sözle inandım dedikten sonra, kişisel ve toplumsal hayatta inancın gereği olan sorumlulukların da yerine getirilmesi gerekmektedir.

          Bu bağlamda ANKEBUT Sûresinin 1-5. ayetlerini burada anmalıyız. “ ELİF, LÂM, MİM ! İnsanlar yalnız ‘inandık’ demekle,hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki, onlardan öncekilerini sınadık, elbette Allah doğruları bilecek,yalancıları da bilecektir.Yoksa kötülükleri yapanlar,bizi geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar. Kim Allah’a kavuşmayı umarsa; Allah’ın sûresi gelmektedir. O işitendir,bilendir.” 29 / 1-5

         Rahman ve Rahim olan ALLAH akabeyi geçmenin gereklerini yerine getirenleri “meymenet ashabı ” olarak tanımlıyor. şöyle; 18- Meymenet ashabı / işte onlar dosdoğru yol arkadaşlarıdırlar-Dosdoğru Yol arkadaşları işte onlardır. Ashab kavramı, aynı değerleri paylaşan arkadaşlar, dostlar;aynı yolun yolcuları gibi topluluklar anlamında kullanılmaktadır. Buraya kadar inanmış olmanın sorumluluğunu yerine getiren, inançlı, sabırlı ve merhametli insanların oluşturduğu topluluk anlatıldı. Bu topluluk da meymenet ashabı olarak tanıtıldı. Bir de bunların tam tersi istikamette gidenler var. Dosdoğru Yol arkadaşları sağ yöne doğru gidiyorlarsa, ters yönde gidenlerin de sola doğru gittikleri kendiliğinden anlaşılır. Zaten meymene ve meşeme kavramlarının sağ ve sol anlamları da var. İnsan olmanın sorumluluklarından kaçınan, akabeyi geçemeyen; inanmayan, sabırlı olmayan ve merhametli olmayan topluluğu Allah şöyle tanımlıyor: 19- Ve bizim ayetlerimizi tanımayıp, gerçeği örtenler; işte onlar meşemet ashabıdırlar / doğru olmayan yol arkadaşlarıdırlar.

      Allah’ın ayetlerini tanımayan bu inanmayanlar topluluğu Allah’ın kendilerine güç yetiremeyeceğini, kendilerini görmediğini hesap ederler. Bulundukları konumları elde etmek için çok mal harcadıklarını söyleyip, dururlar. Allah’ın kendilerine verdiği organ donanımlarını doğru yolda kullanmazlar. Böyle insanlara ceza vardır. 20- Onlara üzerlerine kilitlenecek bir ateş vardır. Burada kilitlenmekten sürekliliği, ateşten de şiddetli ceza anlaşılmalıdır. Ancak bu cezalandırmanın sadece ahrette olduğu düşünülmemelidir. Dünyada olup bitenlere bakıldığında, bir çok insanın çeşitli şekillerde azap içinde olduğu görülür. Onların uzaktan bir bolluk ve bir şatafat içinde oldukları sanılır.İnsanlara zulmeden, toplulukları ezen, halklara yanlışları dayatanlar; sömürme, yalan ve çalma ile çok mal edinenler mal ve paralarını sayar dururlar. İşte o meşemet ashabı silahlı korumalar, çelik kasa kapılar, zırhlı araçlar içinde sürekli azaptadırlar. Ahirette onlar için ayrıca sonsuz ceza vardır. Azîm ve Âlim olan ALLAH en doğrusunu bilir. Çaba bizden,başarı Yüce Allah’tandır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder